31/7/2008 · Kategori: SiiR

- yadé için, için için! -
gecenin bitmeyen göğü bende
bir kadın gülümsemesi, yüzleri ağır
taşınmazlardan ilki işte bu bahar
yani sana, kana ve yağmura yabancı
ellerimde şekil bulan ağrılar
bulutlardan koparılmış daima
yüzünde mavi, bakışların al
bir mor suskunluk karışmış nefesine
ağır o kelime, kanatları var!
başka şeyler dökülse kalpler yerine
diline düşürsen beni, gözünden düşürmesen
sıkı tut ellerini, kelimeni sıkı tut
sustukça dökülecek dudakların, beni böyle bil
bil ki bu geceler hep tenden uzak
yakınlığı bilinmez bir acıya yapışmış
acıdan yontuldukça taşları sevapsız şehir
siyah bir dil bıraktı bana seyyahlar
zamanla yıkılsa şehirlerin gökleri
içerimde yükselse uzaklığın kubbesi
bir uzak çizsen bana, gözlerinden beride
kalbim eşiği olsa lacivert hüzünlerin
ağlamasak böylece, şarkılar söylense de olur
nakaratlar takılır söz yaşlarımıza
kesilince cümle şehirlerin taş senfonisi
yadigâr gökkubbeyi bakışınla süslesek
şehirler ağlamanın içli mimarisi
bilmem ki daha nasıl başlanır içlenmenin cüzüne
yüzüne kanat geren o eşsiz kelime
büyüdükçe, göğsünde bir geniş sancı
uzamış kanatları, kana yağmura karşı
susmak küfür mü şimdi bunca geceye
gerekiyor galiba göğe, acıya ve şehre
tattırmak suskuların o ekşi şarabını
bütün cümleler artık terkedilir boşluğa
sen besmelesiz başladın bu suskunluğa
Mehmet Fatih KUTAN
31/7/2008 · Kategori: DENEME
"Net"lik değildir dünyada olup bitene söylenecek söz. Bir sis içinde, üstelik uykuda, bir uçuruma yürümek gibidir dünyada olmak. Tezden dillerini duaya alıştırmamız bundandır çocuklarımızın; dilinde dualarla uyuyan çocuk, hiç değilse kalbini uyandırmayı başarabilir ve sezebilir gelecek bir tehlikeyi.
İnsan bu dünyaya biraz ama gelmiştir. Cennetten düşerken gözlerini de yitirmiştir. Ademoğlu'nun kendine çevrilmiştir tüm arzusu. Kendini istemiştir Tanrı'dan, kendi için istemiştir iyiliği ve kötülüğü.
Kabil'in Habil'e attığı taş, gerçekte Kabil'in kendine attığı taştır; ne var ki yaralanan ve kanayarak ölen kendi değil, kardeşidir. Bu dünyada kendimize fırlattığımız oklar hep sevdiklerimizi ve yakınlarımızı, bazen de hiç tanımadığımız insanları yaralar. Ancak görünmeyen bir uzama, Kabil'in Habil'e attığı taş, bizim gördüğümüz şekilde yansımaz. Bir aynayla o başka uzama bakabilseydik, Kabil'in Habil'e attığı taşla kendini öldürdüğünü ve Habil'in sapasağlam durduğunu görebilecektik. O bambaşka uzam, daha sonra Kabil'in yaşamına onu iç sıkıntılarıyla bunaltarak yansıdığını görecektik. Dünya böyle kendimize ettiklerimizi başkalarında gösterdi. Dünyanın aldatıcılığı bundandır.
Dünyanın yüzeyini saran aldatıcılık bununla da sınırlı değildir. Bazen birbirine zıt bilinen kavramlar -çünkü dünyayı kavramlarla algılayabiliyoruz- öyle iç içe yerleştirilmiştir ki, mantığın "Biri varsa, öteki yoktur." dediğine, dünyanın bizzat kendisi bir tarafıyla güler. (Yuvarlak bir cismin neresinden güleceğini tahmin edemeyiz).
Bu iç içe geçmişlik öyle güzel programlanmıştır ki, insan onu doğa aynasında seyretmeye doyamaz. Geceden gündüz çıkarılmıştır, bir seher vakti olup bitmiştir her şey. Bir çocuğun içinden yetişkin çıkarılır, sonra yetişkinin içinden ‘yaşlı' görüntüsüyle çocuk. Rahimden bir hayat çıkarılmıştır, sonra yerin iki üç metre altına, yeni bir rahme konmuştur hayat. Bolluğun içinden yokluk çıkarılmıştır, yokluğun içinden bolluk; zorluğun içinden kolaylık ve kolay'ın içinden zorluk.
Bir iş için ‘zor' ya da ‘kolay' demekle yetinir insan; halbuki zor'un içine ‘kolay' gizlenmiştir. Bolluk içinde yaşayan biri "varlıklıyım" demekle, varlık'ın içindeki yok'luğu inkar eder.
Hiddetli sesinden ve ışığından korktuğu gök gürültüsü ve şimşeğin; gerçekte gökten su yerine asit yağmasına ortam hazırladığını bilmeden ürperir insan.*
Yarım akıllı olan biz insancıklar -çünkü devasa büyüklükteki beynimizin minnacık bir kısmını kullanıyormuşuz- sadece gözlerimizin gördüğüne inanarak ve çoğu zaman sadece zanlarımızı gerçek sayarak, hayatla kör bir dans yapıyoruz. Sonra, her nasılsa yeryüzündeki en üstün varlık deniyor adımıza.
Çünkü bu zavallı, zayıf yaratılışlı insancık'ın içine, muhteşem gücüyle ‘aşk' yerleştirilmiştir. Tüm bencilliğinin yanında, kalbinin içinde arayış pompalayıp duran eşsiz kendini aşma gücü.
Dünyadaki her şey gibi, insan da net değildir. Bugün sarhoş, berduş gördüğünüz birinden, yarın bir derviş çıkarıldığına hiç şahit olmadınız mı?
Eskidi dünün bilgileri
Ben sana olduğun gibi kal diyemem
Yarın bir başkayım belki
Zihnimde yeni bir pencere açar
Edineceğim küçük bir bilgi
Ve değiştiririm dünyayı sonra
Gözlerim değişecek çünkü,
Olduğum yerde bulamazsın beni
Bugün bir sızıyı koyarım başucuma
Yarın bir erdemin tomurcuğu oluverir
Ve bilirim artık dün gördüğüm biri
Bugün belki başka biridir.
*Üzerimize her an kezzap yağabilmesinin mümkün olduğunu belirten kimya âlimi Prof. Dr. Arthur Macomb bu konuda: "Ne zaman şimşek çakıp gök gürlese, semâdan yağmur yerine nitrik asit yağacak diye soluğum kesilir, rengim kaçar, sığınacak bir yer ararım. Çünkü havada nitrik asit teşekkülü için bütün şartlar hazırdır." der.
Hergüncel
31/7/2008 · Kategori: HiKAYE

İ.E.T.T Ihlamurkuyu durağında duruyor. Bir kadın ve bir adam biniyor, kadının kucağında bir kız çocuk var 2 yaşlarında tombul yanaklı, sevimli, kadına yer veriyor birisi tamda eşimin yanına oturuyor bende ayaktayım. Ben eşimin başında duruyorum ayakta, adamda eşi ve kızının hemen önünde gidiyoruz. O sırada gözüm minik sevimli yavrucuğa takılıyor. Yumul yumul eller, utangaç tavırlar ve şirin terlikler şunu hep gözlemlemişimdir fakir ailelerin kız çocuklarının terlikleri hep güzel olmuştur çünkü ucuz, ayakkabıyı ucuz alamazlar, sonuçta terlik deride değil minik kıza uzaktan göz kırptım, "anne ya" dedi utandı başını cevirdi bayılmamak elde değil başını okşadım yüzünü kırıştırdı. Cebimden para çıkardım eline sıkıştırdım almıyor, kapamıyor elini babası bana bakıyor gülümsüyor "al kızım" diyor keşke çikolota olsaydı yanımda ama yok işte, bundan sonra taşırım. Adını soruyorum annesi "edanur" diyor işte bu süper gecekondu mahallesinde yaşayan yada köyde kabuğunu kırmaya çalışan ailelerin en çok yaptığı şeyi bunlarda yapmış kız olursa sonuna "nur" eklemek erkek olursa "can" eklemek. Bu tür isimler vermede aslında şu da var eskiden ninesine dedesine benzesin (çeksin de derler ya) diye onların isimleri verilirdi şimdi çocuklarımızın kaderi onlara benzemesin farklı olsun sınıf atlasın modern olsun diye bu isimler veriliyor sosyolojiyle fazla sıkılmadan nerde kalmıştık ha edanur parayı zorla aldı, sonra ağlamaya başladı valla benim yüzümden değil karnı açıktı sanırım annesi mamasını verdi mamayı emecek ama benden utanıyor sağ elini büküp gözleri kolunun sırtıyla kapadı bayılırım çocukların böyle utanmasına.
Annesinin yanındaki adamda kalkınca baba yanlarına oturdu, o kızını kucağına aldı. Tuvalet aynasına geleceğim az bekleyin baba işci belli ellerinini gördüm babanın bir parmağı var diyor dört parmak yok elide şişkin kimbilir hangi ağır işte makinada kaybetti o güzelim parmakları, "Başka çocuğunuz var mı?" diye sordum "Yok" dedi baba. "Oh maşallah iyi iyi dedim okutacak mısınız Edanur'u?" "Evet inşAllah" dedi baba, okutun bencede "Şundaki gözlere baksana cin gibi!" sonra düşündüm 'Bunu sanırım bütün çocuklara söylüyorum.Hımm...' Orijinal, Edanur'a özgü bir iltifat cümlesi aradım, şirine arasıra parmak arasından bana bakıyor, parayı düşürecek yere babası alıp cebine atacak babada bana ayıp olacak diye alamıyor.
Babanın hemen önünde tuvalet aynası var düşmesin kırılmasın diye iki bacağı ile kıstırmış rengi mavi hemen tanıyorum aynayı lisede zücaciye işinde çalışırken satardım ben o aynalardan çok uygun, kenarında diş fırçası koyma yerleri de var ama genelde kırsal kesimde hiç diş macunu konulmaz oraya genelde tarak konulur bir ara şu yuvarlak döner taraklar meşhurdu ha onlardan işte neyse Edanur'la ne alakası var aynanın diyeceksiniz geliyorum oraya bu tür aynaları genelde dışı sıvasız tuğlalı gecekondu evlerinde kullanırlar hatta içindede genelde en çok kullanılan oda sıvalıdır diğerleri soğuk.
Edanur nasıl okuyacak diye düşündüm ve kendimi geçmişimi yere yüzü koyun uzanıp sobanın etrafında toplanan aile, Show Tv'yi seyreden bir baba, sigara içen bir dede, paso dedikodu yapan akrabalar yok edanur senin sıcak bir odan ve çalışma masan olmayacak baban sana pardon kocan sana yatak odasında komidin alana kadar.
Ülkemin cin gibi bakan kızlarının kaderi ne zaman değişecek kim birisi anlatmıştı konfeksiyonda tuvalete giden kızlara dakika tutuyorlarmış çok kalmasın diye hergün şerefsizce tacizler de cabası Edanurlar okumalı of ülserim yine, bitsin şu yazı hadi hadi daraldım.
Said ERCAN
31/7/2008 · Kategori: ANI

Bundan dakikalar önce bir aile dostumuzun kızını almaya gittim..
Adı Rabia, daha bir yaşında, sürekli tebessüm ediyor mübarek.
Annesi sitem ediyor ;
"Rabia yemek yemiyor "diye.
Rabia'ya bakıyorum diyorum :
"Rabia ,tamam yemek yeme ,büyüme hep çocuk kal"..
Rabia adeta isyan edercesine, yine tebessüm ederek:
"Anne, mama"diyor.
Gülüyorum, gülüyor Rabia.
...
Fakirülhâhir
31/7/2008 · Kategori: MAKALE

"79'lu değilim... bilemem belki ne Mevdudi'yi ne de İran devrimini o tarihin buğulu camından.../
ama bilirim ki ...
çoktandır kendinden çalar zaman, akrebin kıskacına alıştı,aldırmaz artık yelkovan , kan kaybeder ruhum, tüm zamanların yükü omzumda olan..."
ve bayım siz...
79'lusunuz...
Yani şu televizyonla ilk tanışması,
İsrail askerlerinin o iri kıyım kolları arasında başları,
kolları taşlarla ezilen Filistinli gençleri gösteren karelerden ibaret olan...
79'lusunuz...
Yani şu İran devrimiyle yaşıt...
Yani şu Mevdudi'lere,Şeriati'lere,Benna'lara,Dudayev'lere,Begoviç'lere,kısaca bize umudun sadece hayallerden ibaret olmadığını aşılayanlara hayran kuşaktan...
79'lusunuz...
Yani şu bilinçlenme yıllarını "91 de ABD'nin neden Irak'a saldırdığını,ve aynı ülkenin Bosna için neden kılını kıpırdatmadığını" anlamlandırmayla meşgul eden kuşaktan...
79'lusunuz...
Her ucubeyi yaşayacak kadar büyük,
hepsinden ders alacak kadar olgun,
bazen bıçaklarını bileyip,
bazen zeytin dalı stoklamakla,
resmi tarihle gerçek tarih arasında bi "bağ" aramakla ömrü geçen kuşaktan...
ve bayım biz
ne öğrendik ki o kuşaktan?
Esra ŞEN